SUÇLU AYAĞA KALK DENSE MESELA!

EVLERİN en güzellerini yaptık.
“Üç oda yetmez” dedik, sanki tüm odaları kullanıyormuşuz gibi, gittik 4, 5 odalı, kocaman salonlu saray yavrularına ram olduk.
Öyle ki, sığmaz olduğumuz daireleri “duble” hale çevirdik, evlerin içinde kaybolduk, biri birimizi telefonla bulmaya çalıştık.
“Babil Kulesi”ni andıran gökdelenlerden, herkese “tepeden bakmaya” başladık.
***
Binaları çoğalttık…
Zina zaten suç değildi, ona da kolaylıkla alıştık!
***
Kısa zamanda eski, püskü ne varsa, hepsini hayatımızdan dışladık.
Evi değiştik mesela.
Arabayı değiştik sonra!
Doğal olarak doğduğumuz mahalleyi de, şarap gibi, yıllanmış her biri bir parçamız haline gelen komşularımızı da.
***
Artık kullanmadığımız babadan kalma evleri, “ucuz ve kolay yoldan sevap kazanalım” diye, fakire, fukaraya bedavaya kiraladık.
“Ev bedava” olunca, bakanı olmadı.
İster istemez çabuk söndü toprak damlı, sobalı baba ocakları!
***
Halbu ki, mahalle bizimdi, mahallenin insanı da.
Ne varsa; cami, külliye, türbe, medrese…
Onlar da bizimdi!
***
Sahiplenmiştik, kimseden bir şey beklemeden.
Bakımsa, biz yapıyorduk.
Onarımsa, yine bizdik koşan.
Temizlik, bizim işimizdi.
Kimseye eyvallahımız yoktu.
O ki, emanetti bize teslim edilen her şey.
Gözümüz gibi bakmak, korumak ve kollamak da boynumuzun borcuydu.
***
Bugün “bize ne oldu” deyip de şaşırdığımız halimiz var ya…
İşte bizi çok çabuk bozan ve bu hale sokan o iri, o yüksek binalardı, lüks yaşantı özlemiydi, tarihi değerlerimizi hiçe saymaya başlamış olmamızdı.
Zaten kutsal emanet, han, hamam, çeşme, mektep, medrese de neydi ki, yıkar, yeninisini yapardık sonuçta!
***
Yavaş yavaş, sindire sindire, alıştıra alıştıra virüsü…
Kapitalizm çılgınlığını, ahlaksızlığı, ilgisizliği, vurdumduymazlığı enjekte etmeye başladılar damarlarımıza.
Önce sinir uçlarımız hassasiyetini kaybetti, sonra gözlerimiz görmez, kulaklarımız duymaz oldu.
Zaten dilimiz de “lal” idi.
Dolayısıyla çok çabuk “ayran” oldu yağımız.
***
Şimdi gördüklerimize şaşırıyor…
Nasıl olur da “türbeler yıkılır, camiler sahipsiz kalır” diyor, yetmiyor bir de “suçlu” arıyoruz ya!
***
El insaf!
Koyun elinizi vicdanınıza ve sorun…
***
Kimdir Erzurum’un eski mahallelerini yerle bir edenler?
Kimdir onlarca mahalle ismini kayıtlardan silenler?
Kimdir Terminal Cami’ni, Köy Hizmetleri Cami’ni yıkanlar?
Kimdir, Hasan-i Basri Türbesi’ne göz dikenler?
Kimdir Toprak Tabya’yı, Gavurboğan Mahallesi’ni ortadan kaldıranlar?
Ya da…
Kimdir çevreyi kirleten, şehri yaşanmaz hale getirenler?
Kimdir kurallara uymayan, aracını yolun ortasında park eden…
Kimdir kaldırıma çıkan, tepemizde gezinenler?
Kimdir sahi, kimdir o insanlar?
Acaba onlar bu şehre uzaydan mı geldi, yoksa gökten zembille mi indirildiler?
***
Sakın ola ki, kimse, kapının önüne kadar gelen ölümü komşuya yollamasın!
O kişi benim, o kişi benim komşum, hısımım, akrabam, eşim, çocuğum, çarşıdaki ahbabım, okuldaki öğretmenim, kahvedeki dostum, dairedeki müdürüm!
Velhasılı, hepimiziz.
***
Ayrı yok, gayrı yok!
Hele falan parti, filan parti ayrıştırması hiç yok.
***
Hani, mahkemede hakim, “suçlu ayağa kalk” deyip de hükmü veriyor ya…
Bizim için de “suçlu ayağa kalk” diye sesleneni olsa mesela;
Bilin ki, herkes ayağa fırlar ve hazırola geçer.
Sonra, oturan kimse kalır mı yerinde, bilemem!