GÜZ DEĞİL GÜZELLİKLER MEVSİMİ

YENİDEN AŞIK OLMAK İÇİN, BİR FIRSATTIR SONBAHAR!
- YAZIN AĞAÇLAR HEP YEŞİL… AMA GÜZ GELENDE, HER SONBAHARDA AĞAÇLARIN NEREDEYSE TAMAMI FİSTAN DEĞİŞTİREN BİR GÜZEL GİBİ, RENKTEN RENGE BÜRÜNÜR, KILIKTAN KILIĞA GİRER… YAŞANAN O MUHTEŞEM DEĞİŞİM NORMALDE HERKESİ HEYECANLANDIRMALI, AMA KAZIN AYAĞI HİÇ DE ÖYLE OLMUYOR. MEVSİM DEĞİŞİKLİĞİ İLE BİRLİKTE ORTAYA ÇIKAN RENKLİ, CÜMBÜŞLÜ ORTAM, NE HİKMETSE AŞKI, ŞEVKİ, HEYECANI DEĞİL DE, HAZAN’I, HÜZNÜ, GAMI, KEDERİ GETİRİYOR AKILLARA. BU BENZETMEYE İTİRAZ VAR!
İNSANLAR sonbahara niye “hazan mevsimi” demiş, neden. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde, “hazan” yazınca insanın karşısına cevap diye “sonbahar” çıkar, anlaşılır gibi değil.
“Hazan” ve “hüzün” iç içe geçmiş, çoğu mutlu sonla noktalanmayan aşkları, ayrılıkları anlatırken kullanılan iki dramatik kelime.
İster Türk Halk Müziği’nde olsun, ister Türk Sanat Müziği’nde; “Ben gamlı hazan, sense bahar…” ya da “Gazel düştü güz oldu, derdim bir’ken yüz oldu…”örneklerinde olduğu gibi, sonbahar genelde gam, keder, dert, sıkıntı gibi kasvetli olayların yaşandığı bir mevsim olarak tanımlanmış! (Sanki bahar ya da yaz aylarında hiç ayrılıklar yaşanmıyormuş da, insanların aklına ayrılık sonbaharda geliyormuş gibi bir garip durum.)
Bu doğrultuda yapılan anlatımlar; şiir, güfte, belki senaryo türü ne varsa sonbahara yönelik; bana sorarsanız hepsi büyük bir haksızlık, ya da kocaman bir iftira. aslında.
İLAHİ KANUNUNLARDA DEĞİŞME YOK
Canlılar doğar, büyür, belli bir ömür sürer, sonra da ölür. Allah’ın bu sarsılmaz ilahi kanunu, dünya kurulmuş kurulalı “yürürlükte”, hiçbir değişim yok.
Biz insanlar, yaşadıklarımızı kendimize göre, belki işimize geldiği şekliyle yorumlamış, diyelim “kararname” çıkartmış, bir sonuca varmış, örneğin ilkbaharı hayatın başlangıç zamanına benzetmiş, bu tanımlamayı yeri gelmiş kültür ve edebiyatımıza da nakşetmişiz.
Bahar başlangıç ise, kış “ölümün kendisidir” edebiyatta, sonbahar ise hazan mevsiminin, yani gamın, kederin bol miktarda yaşandığı mevsim, ömrün ölümden önceki hali…
Acaba gerçek böyle mi, yoksa hayatlarında sona doğru yaklaşıyor olmanın verdiği korku ve tedirginlik karışımı ruh halini; dalından yere düşmeden önceki sarı yaprağa, boynu bükük çiçeğe ve gazele benzetenlerin marifeti mi bu tanımlama, tartışılır.
GÜZ, SON DEĞİLDİR!
Aslında “yeşilin tekdüzeliği”nden kurtulup, renk cümbüşü ortamlarla buluşmanın, sırnaşmanın ve belki yeniden aşık olmanın adı ve zamanıdır sonbahar.
Asla son değil güz. Renkli ve farklı bir dünyanın oluşumu, belki baharda gerçekleşecek yeni doğumlara hazırlanma sürecinin başladığı en bereketli vakit.
O bereketi şimdilerde Anadolu’nun her karış toprağından fışkıran bin bir çeşit ürününde, üzümde, kavunda, soğanda, patateste, ayçiçeğinde, pamukta, mısırda, pancarda görmek ve anlamak mümkün.
Demek ki neymiş; sonbahar hazan, hüzün değil, aksine üreticinin yüzünü güldüren hasat mevsiminin ta kendisiymiş.
GÜZELLİKLERİ GÖRME ZAMANI
Deniz turizmi bitti, sırada dağ turizmi, inanç turizmi, yürüyüş, doğa sporları gibi çok değişik türler var.
Eskiden insanlar “kış geliyor” der, yakacaklarını, yiyeceklerini depo eder, kabuklarına çekilirlerdi.
Şimdi sonbaharın ve hatta kışın güzelliklerini görmek, yaşamak, yöresel tatları tatmak, gezilen, görülen yerlerin fotoğrafını çekmek, çekilen fotoğrafları sosyal paylaşım sitelerinde yayınlamak amacıyla turlar, geziler düzenleniyor, farklı mekanlar keşfediliyor, yeni ufuklara yelken açılıyor.
Öylesine güzel değişimlere de tanık oluyoruz ki, dağlar delik deşik edilmiyor, toprağı kalbur ile elenmiyor, aksine doğal yapının korunması adına son yıllarda oluşan bilincin, giderek yayıldığına ve derinleştiğine tanıklık ediyoruz.
TERÖR BİTTİ, İNSANLAR RAHATLADI
Ülkenin son 40 yılını alıp götüren “terör belası”nın yaşattığı sıkıntıyı “en çok” duyan bir coğrafyada bulunuyor olmanın acısını, cefasını, çilesini çok çeken insanlar, şimdilerde sağlanan “güven ortamı” sayesinde daha rahat ve korkusuzca hareket ediyor, dağlara çıkıyor, ovalara dalıyor, girilmedik kovuk bırakmıyor, görülmedik, bilinmedik limanlara dümen kırıyorlar.
Yaşanan ekonomik sıkıntılardan çıkış çarelerinin arandığı ve turizmin “ilaç gibi” akla geldiği şu günlerde, geri kalmış bölgeleri kalkındırmanın yanında, yöre insanına kazanç sağlamanın formülü olarak da düşünülüyor bu sektör.
Bir kış memleketi olarak bilinen Erzurum’da, “turizm” dendiği an akla hiç şüphesiz, Palandöken, doğal olarak da kar, kış ve kayak geliyor.
UÇTAN UCA 450 KİLOMETRE
Oysa Erzurum, sadece “kış turizmi ile sınırlandırılamayacak kadar zengin potansiyele sahip”, gezilip, görülecek yerleri hayli fazla olan, bir ucundan diğerine neredeyse 450 kilometre uzunluğu bir coğrafyaya yayılmış, keşfedilmeyi bekleyen bir “gizemli şehir…”
Ülkemizin 11’inci “sakin şehir” unvanlı ilçelerinden olan, aynı zamanda Tortum Şelalesi ve Öşvank Kilisesi gibi önemli turizm değerlerini bünyesinde barındıran Uzundere, yine organik ürünlerinin çokluğu ile bilinen Tortum, Hasankale; Çoruh Vadisi’nin göz bebeği İspir ile Artvin’in yakın bir gelecekte sular altında kalacak “huzur abidesi ilçesi” Yusufeli, bugünlerde “toy’a gitmeye hazırlanan güzel”ler gibi, bölgenin en renkli ve gülen yüzleri olarak çıkıyorlar ortaya.
UZUNKAVAK KISKANDIRIYOR
Tortum İlçesi’nin bir zamanlar HES inşaatlarıyla ülke gündemine taşınan cennet köşelerinden Ödük Vadisi’nde bugünlerde yeşilinden sarısına, kızılından moruna varıncaya kadar her renk tonunu bulmak ve görmek mümkün.
Erzurum kent merkezine yaklaşık 105 kilometre ötedeki Uzunkavak Köyü ve yaylasında ortaya çıkan muhteşem manzara nefes kesiyor. Bir yanda gürül gürül akan suları, dereleri ve farklı türlerde onlarca çeşit meyve ağaçları ile inanılmaz bir görsellik sunan Uzunkavak, fotoğraf meraklılarını da fazlasıyla kıskandırıyor.
ERZURUM “GEL GEL” EDİYOR
Bir usta ressamın tuvaline yansıtamayacağı çokluktaki renkleri ile insanlara güzelliklerini tüm ihtişamıyla sunan sonbahar, kendisine “hüzünlü mevsim” yakıştırması yapan, iftira atan her kim varsa, hemen hepsine Karacaoğlan’ın “bana kara diyen dilber, gözlerin kara değil mi?”dizeleriyle sitem etmekle kalmıyor, “ben, fotoğraf tutkunu, bir gezgin olarak, görmediğim yerleri görmek istiyorum” diyen kim varsa, hemen hepsine “gel gel” ediyor.
Aslında “Hadi gel, Erzurum’a gel” de demişti genç yaşta kaybettiğimiz, fantezi müziğin güçlü ismi İbrahim Erkal.
Bu çağrı, müziğin türü misali, bir fantezi davet değildi elbet, bir zenginliği, bir güzelliği, dağları, ovaları, yaylaları, gölleri, nehirleri, çiçeği, böceği, kelebeği görme çağrısıydı.
Memleketinin tanıtım elçiliğini “gönüllü”yapan o koca yürekli insanı rahmetle anarken, aynı çağrıyı, aynı daveti bir arkadaşı olarak ben tekrarlıyorum:
“Hadi gel, Erzurum’a gel… Erzurum yahşi güzel!” erzhaber