APO’YU DA ASSANIZ, KANDİL’İ DE SÖNDÜRSENİZ NAFİLE!

HÜRRİYET Haber Ajansı (hha) Erzurum Bürosu’nda çalışıyorum.
PKK’nın palazlandığı, terör olayları ile adını giderek daha fazla duyurmaya çalıştığı yıllar.
Bölgemizde en hareketli yerlerin başında Ağrı Dağı geliyordu.
Aynı büroda birlikte çalıştığım, iki ustamdan biri (Diğeri Kadir Sabuncuoğlu), değerli ağabeyim Süreyya Çarbaş ile birlikte Doğubayazıt’a gittik.
Yıl, deyin ki, 1986 ya da 1987.
Haber yapmak, aynı zamanda da bölgeyi kolaçan etmek, havayı koklamak istiyorduk.
*
Doğubayazıt’a vardık, bir otele yerleştik ve sonraki gün kolları sıvadık.
İlk uğrak yerimiz Ağrı Dağı olacaktı.
Yola koyulduk, Ağrı Dağı’nda bir yerlerde aracımızı park ettik ve araziyi dolaşmaya çıktık.
Bir süre sonra aracımıza dönelim dedik, ama bulamadık.
Yolumuzu kaybetmiştik.
Hava da giderek kararmıştı ve biz Ağrı Dağı’nın bilmem neresinde kala kalmıştık.
Kimsenin bizi bulması mümkün değildi.
Biraz da paniklemiş halde dolaşıyorduk.
Sonuçta kurda kuşa yem olmak da vardı.
Derken uzakta cılız bir ışık görür gibi olduk ve o ışığa doğru yürümeye başladık.
*
Karşımıza karanlıklar içinde birkaç evden oluşan bir mezra çıktı.
Hiç düşünmeden ilk evin kapısını tıklattık.
Kapı açıldı, kendimizi tanıttık ve içeri buyur edildik.
Evde yaşlı bir adam, yanında bir de sonradan torunu olduğunu öğrendiğimiz 10-12 yaşlarında kız çocuğu vardı.
Oturma odasının hali dün gibi hatırımda.
Zemin toprak.
Yarıya kadar olanında keçe serili, halı filan yok.
Bir tezek sobası öylesine yanıyor.
Dipte bir köşede üst üste yığılı; sonrasında içinde, Süreyya ağabeyi hayrete düşürürcesine mışıl mışıl uyuyacağım, kirden renkleri dönmüş yatak ve yorganlar var.
*
Evde misafir olduğu komşulara haber verildi.
Az sonra iki üç kişi geldi.
Hoş beşten sonra oldukça uzun sayılabilecek bir sohbete koyulduk.
Bir ara söz teröre ve Apo’ya geldi.
Komşulardan, ismini hatırlayamadığım 30-35 yaşlarında olanı, “Apo bana para versin, çocuklarımın ihtiyacını karşılayayım, seve seve yanında yer alırım” dediğinde Süreyya ağabey ile göz göze geldiğimi hatırlıyorum.
*
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin, terörün sonlandırılması amacıyla Abdullah Öcalan’a yönelik “Silahı bıraksın, gelsin Meclis’te konuşsun” şeklinde yaptığı davet, aklıma yıllar önce sohbet ettiğimiz mezradaki o vatandaşın sözlerini getirdi:
“Apo bana para versin, çocuklarımın ihtiyacını karşılayayım, gider yanında yer alırım!”
İzlenimlerimizi, gördüklerimizi, duyduklarımızı o tarihlerde yazdık, haberlerini yaptık.
*
Kimse kusura bakmasın!
Değil Apo ya da PKK’nın diğer unsurları; silahlarını gömse, “bir daha elimize silah almayacağız” deseler dahi, bu geniş coğrafyada yaşanan sosyal ve ekonomik sıkıntılar bertaraf edilmediği müddetçe terör bitmez, bir örgüt çöker, yerine yeni bir örgüt törer ya da töretilir.
*
Bunun için “kararlılıkla atılması gereken adımlar” ve alınması “mutlak şart” olan önlemler vardır.
*
Neredeyse 45 yıldan beri gazetecilik yapıyorum.
Sağlıkta yaşanan skandallar gündemin ilk sırasını işgal ediyor.
Gözlerimiz doğal olarak para uğruna bebekleri katledecek kadar gözü dönmüş canilerin işledikleri, kan donduran yeni doğan cinayetlerine, özel hastane soygunlarına çevrilmiş durumda.
*
İnsan İstanbul’da yaşanan tüyler ürperten skandalları izlerken, “Acaba bizim buralarda, Doğu’da, Güneydoğu’daki il ve ilçelerde durum ne alemde?” diye düşünmekten kendini alamıyor.
*
Erzurum, hiç şüphesiz bölgenin en gelişmiş ili.
Özellikle sağlık konusunda merkez.
Her sabah bölge illerinden minibüslerle mübalağasız 3-5 bin hasta (yazıyla da yazayım: üç beş bin hasta) ve yakını bu merkeze, yani Erzurum’a taşınıyor.
Oysa o illerde de devlet hastaneleri, o hastanelerde görevli doktorlar var.
Acaba neden insanlar akın akın ya Atatürk Üniversitesi Araştırma Hastanesi’ne, ya da Erzurum Şehir Hastanesi’ne taşınıyor?
Bu soruya mutlaka birilerinin cevap vermesi gerekiyor.
*
Erzurum’a en yakın şehirlerle aradaki mesafe ortalama 200 kilometre.
Hastaneye gelip, kaydolmak ve sıra almak için gecenin bir yarısında; karda, kışta, yağmurda, çamurda yola çıkmak gerekiyor.
Pikniğe gitmek için değil, hastasınız ve tedavi için yola koyuluyorsunuz.
Bir istatistik var mıdır bilemem de kim bilir yollarda kaç insan doktora, Erzurum’a ulaşamadan hayatını kaybetmiştir?
*
Gerek Erzurum Şehir Hastanesi’nde ve gerekse Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi’nde inanılmaz bir hasta yoğunluğu yaşanıyor.
Hekim başına düşen hasta sayısı kat be kat fazla.
Bu da işin bir başka yanı!
Alın size bir istismar konusu.
*
Daha başka konular da var…
*
Erzurum’un bin 48 köyü bulunuyor.
Bu köylerde eski yıllarda on binlerce küçük ve büyükbaş hayvan yetiştirilirdi.
Her bir köy, küçük çaplı bir üretim merkeziydi, mandıraydı!
Bölgeden İran başta olmak üzere Ortadoğu ülkelerine, tee Libya’ya kadar et ve canlı hayvan ihracatı yapılırdı.
Erzurum’da neredeyse 10’a yakın özel et kombinası kurulmuştu.
*
Hayvancılık sadece bölgenin değil, ülkenin en önemli sektörlerinden birisiydi, öldürdüler.
Maliyetler yükseldi, dönemin Et ve Balık Kurumu (EBK) ya istenildiği kadar hayvan alımı yapmadı, ya aldığı malın parasını iki üç ay sonra ödeyerek yetiştiriciyi zora soktu.
Böyle olunca da vatandaş hayvancılık yapmayı bir kenara itti, köyü bıraktı, şehirlere göç etti, ya da köyünde devlet yardımıyla hayatını devam ettirir hale düşürüldü.
Alın size bir istismar konusu daha.
*
Durun daha bitmedi!
Eskiden köylerde okul vardı, ama kimi köyde öğretmen yoktu.
Öğretmeni olan köy okulları ve çocukları şanslıydı.
Köylere öğretmen gönderileceğine, “taşımalı” diye bir abuk uygulama başlatıldı ve çocuklar başka başka yerlere taşındı, köy okullarının kapısına kilit asıldı.
Zaten alt sınırda olan okuma-yazma oranı iyice düştü, çocuklar ve gençler FETÖ gibi PKK gibi terör örgütlerinin arayıp da bulamayacakları birer potansiyel militan adayı haline dönüştürüldüler.
*
Bugün her evde en az bir ve belki iki ve hatta üç; çoğu üniversite mezunu, aralarında yüksek lisans bile yapmış işsiz genç var.
Özellikle kent kırsalında yaşayan ve terör örgütlerinin tuzağına düşmeleri kuvvetle muhtemel işsiz gençlerin sayısı azaltılmadan, işsizliğin, yoksulluğun, cehaletin ve de göçün önüne geçilmeden…
Yani mevcut sorunlar olduğu yerde dururken ve hatta giderek daha da ağırlaşırken, hangi askeri ve polisiye önlemler alınırsa alınsın, kimler ipin ucunda sallandırılırsa sallandırılsın terörün yok edilmesi ne yazık ki, mümkün olmayacaktır.
“Apo” denilen bebek katilini sahneye sürenlerin elinde kim bilir rol kapmayı bekleyen daha kaç satılmış, kandırılmış, polisi, askeri arkadan hançerlemeye hazır, masum insanları katletmek için kurgulanmış hain vardır!
*
Kısaca özetlemek gerekirse; yaşam şartlarının ağırlaştırılması, geçim sıkıntısının baş göstermesi, eğitim konusunda yaşanan çileler, köylünün, çiftçinin emeğinin karşılığını alamaması göçü körüklemiş, var edilen sorunlar yumağı, ülkenin ve insanının kaderiymiş gibi gösterilmiş, bu olumsuzluklar da Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kaosa sürüklemek, zora sokmak isteyen iç ve dış mihraklara kaçırmayacakları fırsatlar sunmuştur.
Öncelikle ve özellikle hainlerin elini güçlendiren o olumsuzlukları gidermek gerek.
Yoksa bu şartlar altında; istismarın bini bir parayken terörün bitmesini beklemek samimiyetsizce ve “nafile” bir beklenti olur.
Tespit gibi tespit,helal olsun !!!